Ana SayfaYaşamEtkinlik TakvimiEn Ünlü 10 Tablo ve Bu Eserlere Hayat Veren Ressamlar

En Ünlü 10 Tablo ve Bu Eserlere Hayat Veren Ressamlar

Yeni bir dönemi başlatan ya da sanat akımlarının en önemli örnekleri olarak kabul edilen tablolar ile onlara hayat veren ressamlar…

Barışın sembolü haline gelen Picasso imzalı Guernica’dan Johannes Vermeer’in İnci Küpeli Kız’ına, Leonardo Da Vinci’nin gizemli Mona Lisa’sından Vincent Van Gogh’un Yıldızlı Gece’sine, en ünlü eserler… Hepsi ikonlaşan bu eserleri yakından görenler çok şanslı! Bu yılki seyahat ajandanıza müzeleri de eklemeyi unutmayın.

Girl with a Pearl Earring (İnci Küpeli Kız), Johannes Vermeer

Ölümünün ardından tanınan Johannes Vermeer, çevresini resmeden bir ressamdı. 17. yüzyılın Alman ressamı Vermeer’in en başarılı tablolarından biri de İnci Küpeli Kız olmuştur. Genç kızın masumiyeti, etkileyici bakışları ve inci küpeleri… “İnci Küpeli Kız”, “Kuzey’in Mona Lisa’sı” olarak da anılmakta. 1665 yılı civarında yapılmış olan bu ünlü eser, Hollanda’daki Mauritshuis Galerisi’nde sergilenmekte.

Pek çok kaynakta “Kuzeyin Mona Lisa’sı” ya da “Hollandalı Mona Lisa” olarak geçen eserin hikâyesi 2000 yılında, ABD’li yazar Tracy Chevalier tarafından kaleme alınan aynı isimli romana da konu olmuştur. 2003 yılında da Olivia Hetreed tarafından yine aynı isimle, Peter Webber’in yönetmenliğinde, başrollerinde Scarlett Johansson ve Colin Firth’in oynadığı bir sinema filmine de aktarılan İnci Küpeli Kız’daki odak noktası, kızın kulağındaki inci küpe… Filmdeki hikayeye göre bu küpe, Jan Vermeer’in karısına aittir ve kızın boynuna yansıttğı eşsiz gölgeden dolayı Vermeer tarafından modelinin kulağına takılmıştır. Işık oyunlarının ve yansımaların ustası diye anılan Vermeer’in bu eserinde, incinin tene yansıyışındaki güzellik göz alıcı! Eser üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda da modelin bir hayal ürünü olmadığı anlaşılmıştır.

Bunun üzerine ise tablonun hikayesine dair farklı rivayetler ortaya çıkmış; kimilerine göre İnci Küpeli Kız, ressam Vermeer’in öz kızı; kimilerine göre bir yakını, kimilerine göre ise evindeki hizmetçisidir. Sonrasında yapılan araştırmalara göre ise Vermeer’in kızının yaşıyla tablonun yapıldığı yılın bağdaşmadığı görülmüştür.

Guernica, Pablo Picasso

İspanya İç Savaşı sırasında Nazi Almanya’sına ait 28 bomba tarafından vurulan Guernica şehrinin Picasso’da uyandırdıkları…  Guernica, savaş trajedilerinin ve savaşın insan üzerinde bıraktığı etkiyi anlatırken barışın sembolü haline gelmiştir. Kübizm, Georges Braque’ın bir tablosunu gören bir sanat eleştirmeni olan Louis Vauxcelles’in bu tablo için “küçük küpler” sözünü kullanmasıyla ortaya çıkmış; Picasso, 20. yüzyılın en önemli ressamlarından biri olmak ile birlikte Kübizm akımının öncülerinden biri olmuştur.

Pablo Picasso’nun ünlü eseri Guernica’nın yürek burkan hikayesini biraz açalım: 1937’de, İspanya’da, Francisco Franco yönetiminde bir iç savaş yaşanmaktaydı. Adolf Hitler ve Benito Mussolini de Francisco Franco’yu destekliyordu. Franco yönetimindeki milliyetçi topluluklar Cumhuriyet Hükümeti olan bölgelere girmeye başladı. Bask Hükümeti kendini bölgesini korumaya çalıştı. Guernica ise bu saldırı için son derece önemli bir stratejik yere sahipti ve Franco’nun faşist yönetiminden kaçanlar Guernica’ya akın ediyordu. Franco, aralarının çok iyi olduğu Hitler’in silahlarını Guernica üzerinde denemesini onaylamıştı ve halkın en yoğun şekilde şehirde olduğu günü seçmişlerdi. Şehir pazarının kurulduğu gün, askeri anlamda hiçbir savunması olmayan Guernica, üç saat boyunca bombalandı. Bask Hükümeti’nin yaptığı açıklamaya göre ölü sayısı en az 1.654, yaralı sayısı ise 889’du.

O dönemde Paris’te yaşayan Pablo Picasso, bu acı katliam için eskizler çizmeye başladı. Paris’te sürgün halinde olan İspanya Hükümeti, Paris Dünya Fuarı’nda sergilenmek üzere Picasso’dan bir tablo yapmasını istemişti fakat Guernica’nın bombalanmasına kadar Picasso çizecek bir şey bulamamıştı. Saldırıdan sonra Picasso çizimlerine başladı ve 15 gün içerisinde Guernica’yı yarattı.

11 Temmuz 1937 tarihinde Guernica Paris Fuarı’nda, İspanya’nın temsil ettiği binanın giriş kısmında sergilendi. Hitler’in Paris’i işgal ettiği dönem içerisinde Picasso, Guernica’yı çoğaltarak halka dağıttı. Guernica, Paris’ten sonra ABD’ye gönderildi ama Picasso faşist düzen bitmeden tablonun İspanya topraklarına girmesini istemedi. Faşist düzen yıkıldı, Cumhuriyet kuruldu ve 1981 yılında Guernica topraklarına gönderildi. Picasso bunu göremeden hayata veda etti.

Nazi Subayı, Guernica’ya bakıp Picasso’ya, “Bunu siz mi yaptınız?” diye sorduğunda ünlü ressam; “Hayır, siz yaptınız” diye yanıtlamıştı.

Les Demoiselles d’Avignon ise 1907 yılında Pablo Picasso tarafından yapılan tartışmalı ve devrim niteliğindeki bir diğer resim. Beş çıplak kadının resmedildiği eser, Kübist akımın en önemli eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. ABD New York’taki MoMa’da sergilenmekte.

The Starry Night (Yıldızlı Gece), Vincent Van Gogh

Hollandalı sanatçı Vincent Van Gogh, post-empresyonist dönemin öncülerinden. Van Gogh’un sanatoryumda kaldığı odanın penceresinden görünen Saint-Rémy de Provence köyünün gece görünüşünü anlatan bu eser, ünlü ressamın en önemli eserlerinden biri. Günümüzde Museum of Modern Art’ta (MoMA) sergilenmekte.

Yıldızlı Gece, Van Gogh’un kaldığı akıl hastanesindeki odasından görülen Saint-Remy-de-Provence şehrinin düşsel bir yorumu. Uzun araştırmalar sonunda, tablonun 25 Mayıs 1889 tarihinde, saat 04.40’taki gökyüzünü gösterdiği tespit edilmiş. Ay’ın henüz ilk hilal biçiminde olması ve Venüs gezegeninin ufukta görüntülenmiş olmasından yola çıkılarak tablodaki yıldız ve gezegenlerin gün doğarken resmedildiği anlaşılmıştır. Ayrıca bunda ressamın yine o tarihte yazdığı bir mektup da önemli veriler içermekte… Van Gogh, kardeşi Theo Van Gogh’a yazdığı mektupta, The Starry Night (Yıldızlı Gece) ile alakalı olarak şöyle diyor:

“Demir parmaklıklı penceremde adeta bir buğday tarlası görüyorum. Sabahları ise gün doğumunu tüm ihtişamıyla izliyorum.”

Resimde görülen manzara, Van Gogh’un akıl hastanesindeki odasından görülen şehir manzarası olsa da sanatçı resim yaparken gerçeğe pek sadık kalmamış, hayal gücünü resme aktarmış. Resimde görülen köy ve kilise kulesi, sanatçının hayal gücüyle yaratılmış unsurlar. Asıl manzarada böyle bir yer yok. Sanat tarihçileri Van Gogh’un, bu unsurları memleketi Hollanda’nın mimarisinden esinlenerek çizdiği görüşünde. Ayrıca ressamın akıl hastanesinin penceresinde yer alan demir parmaklıkların da resimde yer almadığı açık. Buradan da onun özgürlüğe duyduğu özlemi eserine yansıttığını anlayabiliriz. Resimdeki selvi ağacı ise genellikle mezarlıklarda bulunan, ölümü çağrıştıran bir ağaç…

The Kiss (Öpücük), Gustav Klimt

Viyana Sezession grubunun kurucusu Gustav Klimt, The Kiss adlı ünlü eserini 1908 yılında tamamladı. Klimt’in karakteristik stilini yansıtan The Kiss (Öpücük), zaman ve mekanın dışında öpüşen bir çiftin tasviri. Yağlı boya tabloda, çizgiler ve süslemeler de ön planda. Avusturya Viyana’daki Belvedere Galerisi’nde sergileniyor.

The Kiss’te (Öpücük), bir uçurumun yamacında duran ve öpüşen iki çift resmin odak noktası. Erkeğin kadın bedeni üzerindeki fiziksel etkisi açık; boynun uzanış biçimi ve kadını kavrayışı, sahip olduğu tutkuyu kadın üzerinde bir tahakküme çevirmiş. Çiftin etrafını saran altın rengi ise antik dönem kilise resimlerinde vurguyu artırmak için altının kullanış tekniğinden esinlenilmiş. Tablodaki kadın figürünün kafasının etrafındaki hale figürü de bu dönemin Klimt üzerindeki etkisini pekiştirmekte. Ama bu halenin saf ruhani bir haleden çok dünyanın içinden, topraktan doğan bir hale olduğu görülüyor. Uçurumun kenarında açan çiçekler ve yeşillikler ilkbaharı hatırlatırken zemindeki koyu altın rengi tona sahip olan katman ise bu ölümsüz öpücüğü yıldızlara taşımaya yetmiş. Erkeğin kafasında sarmaşıklardan bir taç bulunmakta. Kadının başını da Viyana’nın bahar çiçekleri süslüyor.

Yapıldığı dönemde etki yaratmamasına rağmen bu bahar çiçekleriyle bezenmiş “Öpücük”, 68’in çiçek çocuklarını etkilemiş ve hak ettiği üne kavuşmuş. Gerçeküstü ve tutkulu bir aşkın çiçek bahçesinden doğup yıldızlara ulaşmasının en güzel hikayelerinden biri.

The Scream (Çığlık), Edvard Munch

Doğanın çığlığı olarak da bilinen The Scream (Çığlık), Norveçli ressam Edvard Munch’un yaptığı dört Çığlık tablosundan biri. 1893’te yaptığı yağlı boya ilk versiyonu, Oslo’daki Ulusal Galeri’de; aynı tarihteki pastel versiyonu ile 1910’daki diğer yağlı boya versiyonu aynı şehirde Munch Müzesi’nde sergilenmekte.

Sarı, turuncu, kırmızıya bürünmüş gökyüzünün altında, köprünün ortasında durmuş, hem kadına hem erkeğe benzeyen bir insan figürü. İki elini kafatasına benzeyen kafasının iki yanına kaldırmış bir vaziyette durmakta. Gözleri faltaşı gibi açılmış, kan donduran bir çığlık patlatıyor. Arkadaki iki kişinin sakinliği, uzakta görünen gemi, normal gibi görünse de eserdeki her şeyde korku havası hakim.

1895’te yaptığı ve özel şahıs elinde bulunan tek pastel tablo ise 2012’de ABD’de 120 milyon dolara satılarak kısa süreliğine en pahalı sanat eseri unvanını aldı. Sanat tarihçi Jill Lloyd, dördü içinde en iyisinin Oslo’daki Ulusal Galeri’de sergilenen yağlı boya versiyon olduğunu söylüyor.

1863 yılında yoksul bir askeri doktorun beş çocuğundan ikincisi olarak dünyaya gelen Edvard Munch, Çığlık konusundaki esin kaynağını şöyle anlatmıştır:

“İki arkadaşımla yolda yürüyordum; güneş battı, bir melankoli dalgasına kapıldım. Birden gökyüzü kıpkızıl bir renk aldı. Durup parmaklıklara yaslandım. Alev alev gökyüzü, mavi fiyordun ve şehrin üstünde kan ve kılıç gibi sarkıyordu. Arkadaşlarım yola devam etti; ben ise büyük bir endişeyle öylece duruyor ve doğada sonsuz bir çığlığı hissediyordum sanki.”

Çığlık tablosunun kahramanı, 13 yaşındayken ablasını kaybeden ressamın kendi portresi olabilir. Sanat tarihçileri, başka bir kaynağa da işaret ediyor: 1889’da Paris’teki Dünya Fuarı’nda sergilenen Perulu bir mumya…

“Çığlık” yalnızca ekspresyonistleri etkilemedi; Francis Bacon’un uluyan papalar gibi resimlerinde de izleri görülmekte. Andy Warhol ise 1984’te Çığlık tablosunu göz alıcı renklerle seri halinde yeniden basmıştı. Munch daha sonra başka sanatçılara da esin kaynağı olmaya devam etti ama Çığlık tablosunun en çarpıcı özelliği, kendisinden sonraki sanatçılar üzerindeki etkisi değil, popüler kültürün dayanaklarından biri haline gelmesi. Bugün bu eser, onu yaratan ressamdan daha ünlü.

Mona Lisa, Leonardo Da Vinci

Birçok kez çalınmasına karşın şu anda Paris’teki Louvre Müzesi’nde, kurşun geçirmeyen bir camın ardında sergilenmekte. Kavak bir pano üzerine Sfumato tekniği ile resmedilmiş 16. yüzyıl yağlı boya portresi. Rönesans’ın en önemli ressamlarından Leonardo Da Vinci’nin Mona Lisa’sı, gizemi ve sırlarıyla hala konuşulmaya devam ediyor.

Mona Lisa, Leonardo Da Vinci’nin en ünlü resmi ve belki de dünyanın en ünlü sanat eseri. Kuşaklar boyu sanatçı ve yazarlara ilham vermiş, sayısız kez kopyaları yapılmıştır. Dünyadaki en meşhur yüzlerden biri olan portredeki kadın hakkında da çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bugün kullanılan isim, 16. yüzyıl sanat tarihçisi Giorgio Vasari’ye dayandırılıyor: Ressamın, Floransalı tüccar Francesco del Giocondo’nun karısını resmettiği söyleniyor. 1479 doğumlu olan Lisa 16 yaşında Francesco del Giocondo’yla evlenmiştir. Leonardo, 1503’te Floransa’dayken, varlıklı bir ipek tüccarı olan Giocondo, Leonardo’yu ziyaret ederek karısı Lisa del Giocondo’nun portresini yapmasını istemiştir. Aynı tarihlerde aldığı evin ve Lisa’nın dünyaya getirdiği bir erkek çocuğun kutlanması için böyle bir sipariş istemiştir. O dönem Floransa’sında bunlar, bir portre ısmarlamak için yeterli nedenler olarak görülmektedir.

Tablodaki en etkileyici şey Lisa’daki canlılık… Yaşayan bir varlıkmışçasına gözlerimizin önünde değişmekte, ona her baktığımızda daha farklı görünmekte. Lisa hem gülümseyen hem ciddi ve mesafeli bir ifadeye sahip. İfadesi kendini ele vermez ve bakış açısına göre değişmekte. Leonardo Da Vinci, bu etkiyi yaratmak için portrenin ağız ve göz kenarlarını bilerek bulanıklaştırdığı, “sfumato” adlı tekniği kullanmıştır. Özellikle yüzdeki bu noktaları yumuşak bir loşluğa daldırarak belirsiz bırakmıştır. Belirsizliğin yanında bu etkiyi yaratan başka etkenler de vardır. Tablonun iki yarısı birbirine simetrik değildir. Bu durum arka plandaki doğa görünümünde göze çarpmaktadır. Soldaki ufuk çizgisi, sağa göre daha alçakta gibidir. Bu yüzden, tablonun sol tarafına odaklaşınca, kadın daha uzun boylu ve dik görünmektedir. Odaklaştığımız yöne göre yüzü de değişmektedir çünkü yüzünün iki yanı, birbiriyle aynı değildir.

Yüzde ve ellerde görülen gölgelendirme, üçboyutluluk etkisi yaratmak üzere kullanılmıştır. Modelin kaşları ve kirpikleri yoktur ancak yapılan tarama çalışmaları daha önce bunların portrede varlığına işaret etmiştir. Ünlü ressamın bu detaylar için kullandığı pigmentin zamanla solmuş veya temizleme sırasında silinmiş olduğu düşünülmekte.

Arka bölümde resmin solunda bir patika seçilir, sağında ise kurumuş ırmak yatağını andıran bir uzantı yer alır ki bunun Arezzo yakınlarındaki Buriano Köprüsü olduğu düşünülmektedir. Bitki örtüsünden yoksun manzaranın içerdiği sarp dağlar uzaklarda, yeşilimsi-mavimsi gökyüzünün altındadır. 

The Last Supper (Son Akşam Yemeği/ Son Yemek), Leonardo Da Vinci

Rönesans ressamları tarafından sıkça resmedilen bir konu: İsa’nın, Romalı askerler tarafından tutuklanmasından bir gün önce havarileriyle yediği son akşam yemeği… Mona Lisa’dan sonra Leonardo Da Vinci’nin en çok bilinen eseri; Son Akşam Yemeği ya da Son Yemek.

Leonardo Da Vinci’nin bu eserindeki an, yani “Son Akşam Yemeği”, dört İncil’de de yer almakta. Hazreti İsa’nın bir havarisinden ihanete uğradığı günden önceki akşam yenen yemekte, Hz. İsa ihanetten haberinin olduğunu açıklıyor. Resimdeki havarilerin şaşkınlığı ve korkusu da bu açıklamadan kaynaklanıyor.

Dört buçuk metreye dokuz metre boyutlarında olan bu devasa resimde ilginç olan başta bir detay daha var: Da Vinci burada Hz. İsa’nın havarileri tarafından ihanete uğradığını açıkladığı anda ortamdaki şok ve gerginliği de resmine yansıtmış. Resimde ayrıca Hz. İsa, ekmek ve şaraba doğru uzanıyor ki bunlar da Hıristiyanlığın temel ritüellerinden.

Son Akşam Yemeği, herhangi bir müzede sergilenmiyor. İtalya’nın Milano kentindeki bir manastırda yer alan resmi başka bir yere transfer etmek boyutları nedeniyle neredeyse imkansız. Da Vinci zaten bu resmi, 1495 yılında Santa Maria delle Grazie Manastırı‘nın yemek salonunun duvarına resmetmiş. Duvara resmedilmiş olmasına rağmen “Son Akşam Yemeği” bir fresk değil. Freskler, ıslak alçı üzerine yapıldığından Da Vinci bu tekniği reddetti. Resmin fresklerden daha çok parlamasını istiyordu ve fresk yaparken alçının kurumaması için acele etmek gerekliliği de Da Vinci’nin fresk tekniğini kullanmamasında etkili oldu.

Da Vinci kendi tekniğini geliştirerek taş üstüne sulu boya ile çalıştı. Duvarı, boyayı tutacak ve neme dayanacak bir şekilde astarlayan Da Vinci’nin tekniği ise pek de başarılı olamadı. 1500’lü yıllarında başında boya kavlamaya başladı ve 50 yıl içinde parıltısını da kaybetti. O dönem yapılan restorasyon çalışmaları ise durumu daha da kötü hale getirdi. İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki bombardımanların yarattığı titreşimler de resmin durumunu kötüleştirince 1980 yılında 19 yıl süren bir restorasyon çalışması başladı ancak her şeye rağmen resmin orijinal boyasından geriye küçük bir bölüm kaldı.

Güzel sanatlar ve popüler kültür, Son Akşam Yemeği resmine dair pek çok gönderme ve imitasyona sahip. 16. yüzyılda resmin yağlı boya ile tekrar yapılmasından tutun; Salvador Dali, Andy Warhol, Susan Dorothea White gibi ünlü ressamlara kadar pek çok sanatçı bu resmin bir benzerini yapmaya çalıştı. Son Akşam Yemeği resmini canlı olarak görmek mümkün. Yoğun ziyaretçi ilgisi nedeniyle manastıra en az iki ay öncesinden rezervasyon yaptırmak gerekiyor ve giyim kuşama da dikkat etmek şart.

The Birth of Venus (Venüs’ün Doğuşu), Sandro Botticelli

Deniz kabuğundan doğan Venüs’ün etkileyici güzelliği… Eserlerindeki zengin ayrıntılarla dikkat çeken Boticelli’nin 1484 tarihli eseri; The Birth of Venus (Venüs’ün Doğuşu). Ressamın güzelliğe olan tutkusunun tuvale dökülmüş hali. Antik dünyayı referans alarak ortasında nü bulunan bu eser, Rönesans döneminin en büyük hazinelerinden biri olarak kabul ediliyor. The Birth of Venus (Venüs’ün Doğuşu), Floransa’daki Uffizi Galerisi’nde sergileniyor.

Botticelli’nin en bilinen iki eserinden biri Venüs’ün Doğuşu (The Birth of Venus) (Diğeri İlkbahar Alegorisi (La Primavera)’dir). Klasik üslup etkisinde ve Floransa Erken Rönesans kültürünü en çok somutlaştıran eser… Medici ailesi tarafından ısmarlanan resimde, güzelliğin ve aşkın koruyucusu Venüs’ü dev bir deniz kabuğunun içinde, resmin odak noktasında görüyoruz. Bir su perisi tablonun sağ tarafında elinde çiçekli bir örtüyle Venüs’ü beklemekte. Soldaki iki rüzgar tanrısı ise üfleyerek Venüs’ü su perisinin olduğu kıyıya doğru sürüklüyor.

Tablodaki güller Venüs’ü simgeler. Yunan Mitolojisine göre Kronus, babası Uranüs’ü hadım edip cinsel organını denize atar ve deniz döllenmiş olur. Bunun sonucunda da Venüs doğar ve bir deniz kabuğu üzerinde yükselir.

The Birth of Venus (Venüs’ün Doğuşu), Botticelli’ye Mediciler’den Lorenzo di Pierfrancesco‘nun düğünü için ısmarlandı. Botticelli burada iki farklı mitolojik hikayeyi tek bir kadrajda birleştirir ve açık kompozisyonlu olarak izleyiciye sunar. Resme bakınca dikkatimizi çeken ilk şey, ortadaki görkemli kadın figürü. Diğer figürler de simetrik olarak yerleştirilmiştir. Botticelli bu eserde, dokuz figür resmetmiş ve hepsini mitolojiden seçmiştir. Ayrıca tabloda 170 türü gösteren beş yüzü aşkın çiçek ve bitki resmetmiştir.

The Creation of Adam (Adem’in Yaratılışı), Michelangelo Buonarroti

Heykellerinde ve resimlerinde ideal insan tasvirleriyle tanınan Michelangelo Buonarroti, Rönesans’ın en önemli sanatçılarından. Hıristiyanlıkta Tanrı’nın Adem’e hayat üflemesinin betimlendiği sahne; The Creation of Adam (Adem’in Yaratılışı). Bu önemli eserde, Tanrı’nın Adem’i kendi suretinde yarattığına ilişkin gönderme de var.

İtalyan sanatçı Michelangelo Buonarroti tarafından 1508-1512 döneminde Sistine Şapeli’nin tavanının resimlendirip dekorasyonundan ortaya çıkarılan yüksek Rönesans resim sanatının zirve şaheseri; The Creation of Adam (Adem’in Yaratılışı). Bu şapel Papalık tarafından önemli kilise ayinleri ve yeni papa seçimi için kardinallerin toplantısının mevki olarak kullanılmış. Sistina Şapeli, adını şapeli inşa ettiren Papa IV. Sixtus’tan almakta. İnşasına 1477 yılında başlanan şapel, 1483 yılında açılmış ve Papa II. Julius, şapelin resimlerle dekoratif olarak canlandırılmasını istemiştir. Üç katlı olarak inşa edilen duvarların en alt katı, inşa edildikten hemen sonra sanki perde varmış gibi boyanırken günümüzde bu resimler hala resmedildikleri gibi durmakta.

Şapel, toplantı merkezine dönüştükten sonra tavanın, anlamları olan resimlerle değiştirilmesine karar verilmiş ve o dönemlerde iyi bir heykeltıraş olarak ünlenen Michelangelo, 1508 yılında şapelin tavanının boyanması işini üstlenmiş. Michelangelo da zamanında fresk üzerine çok eser veren bir atölyede çırak olarak çalışmış, hatta atölyenin sahibinin, şapelde yaptığı çalışmalarda da çıraklık etmişti. Sahip olduğu yeteneği ile hızla ustalaşan sanatçı, 1508-1512 yılları arasında kendisine verilen görevi başarılı bir şekilde gerçekleştirmiş ve şapelin tavanını İncil’in Yaratılış kitabına göre resmetmiştir.

Michelangelo, 1534-1541 yılları arasında şapelin sunak tarafındaki büyük duvara Kıyamet Günü‘nü anlatan Son Yargı’yı (Last Judgement) da ekleyerek şapelin tamamlanmasını sağlamıştır.

The Persistence of Memory (Belleğin Azmi), Salvador Dali

Salvador Dali, Sürrealizmin en önemli temsilcilerinden. Eriyen saatler sembolizminde değişmez ve katı zaman algısını protesto eden The Persistence of Memory (Belleğin Azmi), Salvador Dali’nin yumuşaklık-sertlik anlayışının önemli bir örneği.

Belleğin Azmi (The Persistence of Memory), 1931 tarihli bir Salvador Dali tablosu. Salvador Dali’nin en ünlü tablolarından olan eser, Yumuşak Saatler veya Eriyen Saatler olarak da anılmıştır. New York City Museum of Modern Art’ta (MoMA) yer alan tablo, ilk kez New York’ta 1932’de sergilenmiş ve Salvador Dali tabloyu 250 dolara satmıştır.

Eriyen cep saatlerini konu alan bu ünlü gerçeküstü tablo, her ne kadar Dali’nin sanat yaşamındaki “Freud”çu evreninin bir örneği olsa da sanatçının bilimsel evreye geçişinden 14 yıl önce yapılmıştır. Dali’nin bilimsel temelli yapıtlar vermeye başlaması, 1945 yılındaki atom bombası kullanımına dayanmaktadır. Tablonun ortasında “canavar” biçiminde bir insan figürü gözlenebilmekte… Dali’nin birçok yapıtında kullandığı bu nesne, sanatçının kendini betimlemesi olarak da algılanmakta. Resmin sol alt köşesindeki turuncu saat, karıncalarla kaplanmıştır.

İkonlaşan diğer eserleri de es geçmeyelim. İşte bazıları:

  1. Impression, Sunrise, Claude Monet (1874) (İzlenim- Gün Doğumu)
  2. Las Meninas, Diego Velázquez (1656) (Nedimeler)
  3. Arrangement in Grey and Black No. 1, James Abbott McNeill Whistler (1871)
  4. The Arnolfini Portrait, Jan van Eyck (1434) 
  5. The Garden of Earthly Delights, Hieronymus Bosch (1503-1504)
  6. The Naked Maja, Francisco de Goya (1797–1800) (Çıplak Maya)
  7. A Sunday Afternoon on the Island of La Grande Jatt, Georges Seurat (1884–1886) 
  8. Le Déjeuner sur l’herbe, Édouard Manet (1863) (Kırda Öğle Yemeği)
  9. Liberty Leading the People, Eugène Delacroix (1830) (Halka Yol Gösteren Özgürlük)
  10. Wanderer above the Sea of Fog, Caspar David Friedrich (1819) (Bulutların Üzerinde Yolculuk)
  11. The Raft of the Medusa, Théodore Géricault (1818–1819) 
  12. Grande Odalisque, Jean Auguste Dominique Ingres (1814) (Büyük Odalık)
  13. The Sampling Officials, Rembrandt van Rjin (1661)
  14. Kaplumbağa Terbiyecisi, Osman Hamdi Bey (1906-1907)

Henüz yorum yok

bir cevap yazın