Ana SayfaYaşamSağlıkGen Terapisi 2.0 Hastalıklarla Mücadelede Devrim (mi!?)

Gen Terapisi 2.0 Hastalıklarla Mücadelede Devrim (mi!?)

Son 20 yıldır büyük ilerleme kaydeden ‘Gen Terapisi’ ya da ‘Gen Tedavisi’, başta kalıtsal hastalıklar olmak üzere kanser ve kalp rahatsızlıkları gibi pek çok hastalıkla mücadelede devrim yaratacak gibi görünüyor.

DNA, yapısı basit ama uzun bir zincirden oluşan, büyük bir protein molekülü… Genler ise bu zincir üzerindeki daha küçük zincir parçaları (nükleotit). İşte nükleotitin yapısındaki bir değişim, genin kalıtsal özelliğinde de değişime yol açıyor. Vücudumuzda yaklaşık 150 bin farklı gen mevcut. Ebeveynlerimizden aldığımız genler yalnızca hastalıkları taşımıyor elbette… Boy uzunluğu, göz rengi gibi kişiye özel ‘farklılıklar’ da genlerin eseri.

Gen Terapisi, Gen Terapisi 2.0 ya da Gen Tedavisi ise hastalıkları genetik köklerinde durdurmayı hedefliyor. Son 20 yıldır hızla devam eden bu pahalı çalışmalar, sadece hastalıklarla mücadelede değil, hastalıklardan korunmada da etkili olabilecek.

Vücut Dışı ve Vücut İçi Tedavi

İki tür ‘gen tedavisi’nden söz etmek mümkün. Biri ‘Vücut Dışı Gen Terapisi’. ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından onaylanan ilk gen tedavisi deneyinin 1990’da gerçekleştiği biliniyor. Şiddetli kombine immün yetmezliği olan hastalar üzerinde yoğunlaşan araştırmalarda öncelikle kalça kemiğine özel bir iğne ile ulaşılarak, kemik iliğinden kök hücreler alındı. Laboratuvar ortamında 1990 yılından beri devam eden deneylerde, hastalıklı hücrelere vektörler yardımıyla iyileştirici etkiye sahip genler verildi, ardından da bu hücreler hastaya nakledildi. Görüldü ki bazı hastalıkların tedavisi gen terapisiyle yapılabilir! Bu teknikle ‘şiddetli kombine immün yetmezliği’ olan birçok çocuk sağlığına kavuştu.

Gen Terapisinin Riskleri

Diğer terapi yöntemi ise ‘Vücut İçi Gen Terapisi’. Gen taşıyan virüsü doğrudan arızalı hücreleri olan bölgeye enjekte etme temeline dayanan bu uygulamaya öncülük eden kişi, Pennsylvania Üniversitesi’nden patoloji ve laboratuvar tıbbı profesörü James Wilson. Çocukluk çağında solunum yolları, göz, sindirim sistemi ve idrar yollarının zarlarını ve mukozalarını etkileyen bir virüs grubu olan adenovirüsler, araç olarak kullanılmış. Amaç, ornitin transkarbamilaz (vücudun fazla olan azotu parçalamasına yardımcı olan enzim) eksikliği diye bilinen bir genetik bozukluğun tedavisinde, adenovirüs temelli tedaviyi test etmek… Prof. Wilson, ornitin transkarbamilaz genini zayıflamış adenovirüs parçacıklarına aktarmış ve bunları 18 hastanın karaciğerine enjekte etmiş. Beklenen ne? Virüsün, karaciğer hücrelerini enfekte etmesi, değil mi? Ama 18 yaşındaki bir genç, değiştirilmiş virüs enjeksiyonunu aldıktan kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiş. Bilim adamlarının ortak kanısı, bu gencin bedeninin bir bağışıklık tepkisi oluşturduğu, bunun sonucunda da organlarının iflas etmesi. Gen terapisinin risklerinden biri olarak kayda geçen çalışma, diğer araştırmalara da öncülük etmeye devam ediyor.

Bak Sen Şu Genin Yaptığına!

YourGenome.org’da yer alan ‘What is Gene Therapy?/ Gen Terapisi Nedir?’ başlıklı makalede ise ‘Gen Tedavisi Teknikleri’ başlığı altında ‘Gen Artırma’, ‘Gen Azaltma/ Baskılama’ adlı yöntemlerden söz ediliyor. Gen artırma tedavisinde, yitirilmiş genin işlevsel bir versiyonunu içeren DNA, hücreye geri yerleştiriliyor. İşlevsiz genin olduğu hücreye işlevli gen yerleştirilince, hücre de normal işliyor. Gen azaltma/baskılama tedavisinin; enfeksiyon hastalıklarının, kanserin ve uygunsuz gen etkinliği kaynaklı kalıtımsal hastalıkların tedavisi için uygun olduğu belirtilen makalede, belirli hücrelerin öldürülmesinin de teknikler arasında olduğu vurgulanıyor. Hedeflenen ise hastalıklı hücreye DNA eklenerek hücrenin öldürülmesi. Yalnız burada da risk yok değil; yerleştirilen DNA uygun biçimde hedeflenmezse, normal işleyen hücreler de zarar görebilir. Bir genin yanlış hücreye taşınması, ölümcül sonuçlara neden olabilir. Doğru hücre hedeflendikten sonra genin etkinleştirilmesi gerekir. Hücreler bazen alışılmadık etkinlik gösteren genleri kapatabildikleri için tedaviyi engelleme riski de söz konusu…

Öte yandan bağışıklık sistemi açısından da sorunlar yok değil. Şöyle ki bağışıklık sistemi, yeni genleri ‘işgalci’ olarak algılayabilir. Bağışıklık tepkisinin tetiklenmemesi için de bilim adamlarının yeni genleri hücrelere yerleştirmenin başka yöntemleri üzerinde hala çalışmalar yaptıkları bilinmekte… Bu işlem, bağışıklık tepkisi tetikleme olasılıkları düşük olan vektörlerle yapılmakta. Ayrıca gen tedavisi ile yerleştirilen yeni gen, kendini hastanın genomuna entegre eder ve orada kalır. Yeni genin kendini bir başka genin yoluna yerleştirerek, ötekinin etkinliğini baltalama riski de mevcut. Hücre bölünmesini düzenleyen önemli bir gen ile karışıklık çıkarsa, sonuçlarını düşünebiliyor musunuz? Kanser oluşabilir!

Üç Hasta Kör Kalmaktan Kurtuldu 

ABD Philadelphia’da, 2007 yılında, gen terapisi tedavisi için bir klinik araştırmaya imza atıldı. Bu hastalık, görme bozukluğu idi. RPE65 olarak bilinen gendeki bir mutasyon, göz bebeğinin normal işlevi için hayati önem taşıyan bir proteinde eksikliğe yol açar ve bu proteinden yoksun insanlarda hastalığın seyri 40 yaşına gelene kadar ilerleyici bir görme kaybı ve sonrasında tam görme kaybı ile sonuçlanır. RPE65 geni, adeno ilişkili virüse yerleştirildi, daha sonra üç hastanın göz bebeğinin içine düşük dozlarda bu virüs enjekte edildi. Üç hastanın da görme kaybının ilerleyici seyri azaldı ve tehlikeli bağışıklık tepkileri de dahil olmak üzere kötü niyetli yan etkiler oluşmadı. Araştırmalar, vücut dışındaki tedavilerde de büyük ilerleme kaydedildiğini gösteriyor.

Yakın gelecekte umut veren diğer gen terapilerinin hemofili, kistik fibroz ve kas distrofisi gibi kalıtsal hastalıklar için ortaya çıkacağı düşünülürken gen terapisinin çoğu zaman bireysel, duruma bağlı yaklaşımlar gerektirdiği de unutulmamalı. Üstelik çok da pahalı… Şimdilik!