Ana SayfaBizden HaberlerGençlik Treni Günlüğü – Samet Bayır

Gençlik Treni Günlüğü – Samet Bayır

15- 19 Temmuz İstiklal Gençlik Treni
Bir gençlik projesi daha sonlanıyordu. Gençleri bir araya getiren ve asıl amacına ulaşan bir proje daha sonlanıyordu. İstiklal gençlik treni ilk yolculuğa başladığı yere yani Samsun’a misafirlerini geri götürüyordu. Bizleri ortak bir amaç doğrultusunda bir araya getiren bu proje asıl amacına ulaşıyor, bizlerin gülerek, eğlenerek, kaynaşarak, ülkemizi, dünümüzü, tarihimizi gezerek öğreterek yepyeni bir neslin, birbirini seven bir gençliğin oluşmasına ne büyük bir katkı sağlıyordu. Yolculuk başladığı yerde, Samsun Garı’nda sonlandı. Hem de aynı şekilde, o anı ölümsüzleştirerek.

Temmuz 15, yetmişe yakın gencin beklediği gündü. Samsundan hareket edecek olan İstiklal Gençlik Treni yolcuları da saatinden önce gara gelmiş ve dört gözle trenin hareket saatini bekliyordu. Sıcak bir gündü, ılık ılık esen rüzgâr yaprak kıpırdatmıyor ve terlememize engel olamıyordu. Yolculuk, treni arkamıza alarak çektirdiğimiz bir fotoğrafla başladı ve aynı şekilde o anı ölümsüzleştireceğimiz bir fotoğrafla da son bulacaktı. Tekerlekler yavaş yavaş raylarla buluşuyor ve tren şehir merkezinden uzaklaştıkça tekerlekler yağın tavada eriyişi misali hızla akıp gidiyordu. Bu tren Karadeniz’in birçok kentinden gelen gençlere ev sahipliği yapacaktı. Anadolu’yu bir araya getirmişti İstiklal Gençlik Treni. Aynı Kurtuluş savaşında olduğu gibi herkes aynı amaçla o trendeydi; aynı amaçla bu geziye katılmışlardı. Farklı hayatlar farklı yaşamlar bir araya gelmişti. Çoğumuz ilk defa tren yolcuğu yapıyorduk. İlk defa trene misafir oluyorduk. Uzun ince bir yoldaydık Aşık Veysel deyişiyle. Gidiyorduk gündüz gece. Beş gün misafir olacaktık trene, beş gece kapılarını açacaktı bize tren…
İlk durak şehzadeler şehri Amasya’ydı. İlk yaptığımız şey gar önünde o anı ölümsüzleştirmek oldu. Her sokağı buram buram tarih kokan, sokaklarında kendinizi tarihin bir yaşanmışlığında bulacağınız Amasya daydık. Yeşilırmak şehri ikiye ayırmıştı. Hemen kenarında yapılmış evler, camiler, medreseler. Kim bilir o evlerde kimler yaşamış, kimler gelmiş kimler geçmişti. Kim bilir o avlulu ahşap konaklarda neler neler yaşanmıştı. Kalabalık ailelerin yaşadığı, pencere kenarlıklarında sardunyaların türlü türlü çiçeklerin olduğu, komşuluk ilişkilerinin en derinden yaşandığı o konaklar şimdi müzeye ve restuaranta dönüştürülmüştü. Bu haliyle bile o zamanları hayal edebiliyor ve o anları yaşayabiliyorduk. Şehzadeler konağında Amasya da eğitim görmüş şehzadelerle ve Amasya da valilik yapmış padişahlarla tanıştık. Amasya müzesinde minyatür Amasya’yı sanki havada uçan bir kuşun gözüyle seyrettik. Çağlar öncesinde insanların kullandıkları eşyaları ve günümüz eşyalarını kıyaslayabildik. Mumyalanmış insan cesetleriyle karşılaştık. Uzun bir süre Amasya da kaldık. Tarihi camisini gezme imkânı bulduk. Krallık mezarlıklarına ulaşabilmek için Amasya’nın yaslandığı o koca dağa çıktık ve o koca dağdan Amasya’yı, tarih kokan şehri seyretme imkânı bulduk. Artık gün batıyor o yüce dağlar etrafındaki Amasya karanlığa bürünüyordu. Havanın kararmasıyla esmeye başlayan rüzgâr, Yeşil Irmak’ın çıkardığı ses sanki tarihten gelen sesti, sanki ırmak kenarında evinde bebeğine ninni söyleyen bir annenin sesi gibi geliyordu. Işıl ışıldı Amasya, havanın kararmasıyla, gökyüzünü süsleyen yıldızlarla daha da güzelleşmişti. Yüzyıllar önce yapılmış krallık mezarlıkları yüce dağdan Şehzadeler şehrini seyrediyordu.
Saat 23:00 gibi yeniden raylar üzerindeydik. Güzel bir gece bizi bekliyordu. Tekerleğin çıkardığı ses ninni, trenin sallanışı da beşik gibi geliyordu. Güneşin doğumuyla, Divriği’deydik.  Kısa bir süre kaldık burada. Ulu cami ve şifahaneydi gezeceğimiz yer. Adı gibi ulu bir camiydi ulu bir çınarı andırıyordu, her bir taşının manası olan, her bir taşına anlam yüklenmiş ve geometrik şekillerle anlatılmış bir ansiklopedi gibiydi. Caminin ve şifahanenin her bir noktasında altın orana rastlanıyordu. Yani mucizeye. Sanki ulu bir çınarın gövdesinde oluşan şekiller ulu caminin duvarlarına, tavanına işlenmişti. Kuran-ı kerimi duvarlarda görebiliyor ve Mengücekoğullarının mimaride ne kadar geliştiğini hayretle izliyorduk. Yolculuk devam ediyordu, yeniden trendeydik. Uzun ince raylar üzerinde Sivas’a doğru yol aldık. Aynı Mustafa Kemal Atatürk gibi onun gittiği yoldaydık Türkiye’nin temellerinin atıldığı, bağımsızlık mücadelesinin başladığı, Türk milletinin ve devletinin kaderinin belirlendiği, Amasya genelgesinin çıkarıldığı yerden kurtuluş kongresinin yapılacağı Sivas’a doğru yol almıştık. Samsundan başlayan, Amasya, Sivas, Erzurum da sonlanan bu büyük ülkeyi ve ulusu zafere ulaştıracak olan bir yoldaydık. Anadolu halkını esir bir millet olmaktan kurtaran, ulusal bir direnişe zemin hazırlayan bir yoldaydık. 19 Mayıs 1919’da başlayan bir direnişti. Yani bundan 93 yıl önce. Atatürk geçtiğimiz yollardan geçiyordu, şimdiyse bizler Cumhuriyet’in yetiştirdiği biz gençler. Ovalar, bozkırlar, ırmaklar, ağaçtan yoksun dağları seyrettikçe milletin o fakirlikte o kimsesizlikte bağımsızlık için ırmaklar gibi coştuğunu 93 yıl sonra hissedebiliyordum. Sivas bizi bekliyordu, biz de Sivas’ı. Sabah saatlerinde Sivas’ taydık. Bizi Çifte minareli medrese ve o ihtişamlı kapısı karşıladı. Selçukluların eğitime ne kadar önem verdikleri apaçık ortadaydı. Tarih bunu dimdik ayakta duran yapılarıyla gösteriyordu. Sivas, savaşlara istilalara rağmen Timur’un saldırısına rağmen ayakta kalmış, bir şehirdi. Tarihi dokusunu koruyabilen nadir bir yerdi. Timur’un Yıldırım Beyazıt’a karşı başlattığı Ankara Savaşına rağmen, dökülmüş toplara, barbarca yapışmış saldırılara rağmen dimdik ayakta duran bir şehirdi. Sivas kongresinin yapıldığı, halkın milli mücadeleye davet edildiği şehirdi. Geniş caddeler,  tarihi devlet daireleri ve o kavurucu, kuru sıcak esen rüzgârıyla ve bir o kadar sıcak insanları olan bir şehirdi. Yolculuk devam ediyordu, Sivas tren istasyonundan ayrılık vakti gelmişti.
Şimdi uzun mu uzun bir gece yolculuğu bizi bekliyordu. Şimdiki duraksa başkent Ankara’ydı. Raylarla buluşan tekerlekler annenin yavrusuna söylediği ninni gibi geliyordu, annenin yavrusunu ayağında salladığı gibi yıllara meydan okuyan bu demiryolu da beşikteymişiz gibi bizi sallıyor ve uykuya dalmamızı sağlıyordu. Gün doğmuştu. Murat abi haydi arkadaşlar kahvaltıya diyor, uykulu gözlerle ve yeni bir günün verdiği heyecanla kahvaltı yapılıyordu. Ve Ankara garına ulaşmıştık artık. Kalabalık bir Ankara sabahıydı. Her yerde parti bayrakları, meğer bir parti kurultaya hazırlanıyor ve zaten kilitlenen trafik daha çekilmez bir hal alıyordu. Anıtkabir ziyaret edilecekti. Atatürk’ün kabri başında duamızı ettik. Müzeyi gezdik, Anıt tepeden Ankara’yı seyretme imkânı bulduk.  Kabrinden Ankara’yı ve Ankara Kalesi’ndeki sancağı izleyen Atatürk gibi. Milletin sesinin ilk defa duyulacağı ulusal egemenliğin en büyük kanıtı olan TBMM ‘indeydik. Daha öncede gelme imkânı bulmuştum buraya ama bir rehber eşliğinde ilk defa geliyor ve gezi çok daha lezzetli bir hale geliyordu. Hocaların hocası, yani Fatih Sultan Mehmet’in hocası olan Akşemseddin ve onunda hocaları olan Hacı Bayram Veli’nin huzurundaydık. Türbesini ziyaret ettik. Ve Bizans sarayının üzerine inşa edilen camide namaz kılma imkânı bulduk. Ankara kalesinden Ankara’yı bir kuşun gözünden seyrettik. İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un kaldığı evi ve Taceddin dergâhını ziyaret ettik.  Muhsin Yazıcığıoğlu’ nun kabri başında duamızı ettik. Tarihi Ankara evleri ve sokaklarında gezintiye çıktık. Ankara’nın bambaşka bir yüzüydü burası, tarihe açılan bir kapısıydı sanki. Anadolu medeniyetleri müzesini inceleme ve tarihi eserleri görme imkânı bulduk. Ankara ‘da ki son ziyaret yerimiz adı gibi kocaman bir camiydi. Kocatepe cami. İçyapı olarak Sultan Ahmet, dış yapı olarak ise, Selimiye’ye benziyordu. Yani, içiyle İstanbul’u dışıyla Edirne’yi bütünüyleyse mimarların mimarı Koca Sinan’ı hatırlatıyordu. Mimar Sinan’ı yansıtıyordu.  Gençlik parkında akşam yürüyüşümüzü, lunaparkta eğlencemizi ve su şölenini izledikten sonra yeniden gardaydık yani yeniden yollarda. Yolculuğun son gecesiydi. Bir gün sonra geziye başladığımız yer olan Samsunda olacaktık. Bitmesini istemesem de bir gezinin daha sonuna yaklaşıyorduk. Son durak Kayseri’ydi.
Gençlik treni raylarda hızla ilerlemeye devam ediyordu. İşadamları, siyasetçi, sanayiciler yetiştirmiş şehir Kayseri’deydik. Mimar Sinan’ın şehrindeydik. Kayseri annelerimizin çember kenarında el emeği göz nuru işledikleri oya misali emek harcanmış, nakış gibi işlenmiş bir şehirdi. Sanki Mimar Sinan’ın şehrindeki o güzellik, eserlerindeki inceliğin ve sanatsallığın bir yansımasıydı.  Kadir Has Müzesiydi, ilk durağımız.  Sonra, Ağırnaslar da Sinan’ın doğduğu köyde ve evindeydik. Bu köy yer altı şehrinin üzerine inşa edilmiş bir köydü. Ve gitmişken bu yer altı şehrini gezmeden dönmek olmazdı ve böyle de oldu. Devasa bir şehirdi. Küçücük bir çocuğun geçebileceği tünellerle bağlantısı sağlanan ilginç bir yerleşim yeriydi. Bu tarihi yerden sonra yeni yapılan Kadir Has Stadyumunu gezdik, Erciyes’e teleferik ile çıktık ve eşsiz manzarası karşısında büyülendik.
Bir gençlik projesi daha sonlanıyordu. Gençleri bir araya getiren ve asıl amacına ulaşan bir proje daha sonlanıyordu. İstiklal gençlik treni ilk yolculuğa başladığı yere yani Samsun’a misafirlerini geri götürüyordu. Bizleri ortak bir amaç doğrultusunda bir araya getiren bu proje asıl amacına ulaşıyor, bizlerin gülerek, eğlenerek, kaynaşarak, ülkemizi, dünümüzü, tarihimizi gezerek öğreterek yepyeni bir neslin, birbirini seven bir gençliğin oluşmasına ne büyük bir katkı sağlıyordu. Yolculuk başladığı yerde, Samsun Garı’nda sonlandı. Hem de aynı şekilde, o anı ölümsüzleştirerek.

Samet Bayır