Ana SayfaYaşamKültür Sanat EtkinlikleriMağara Duvarlarından Yapay Zekâ Sanatına Sanatın Büyüleyici Yolculuğu

Mağara Duvarlarından Yapay Zekâ Sanatına Sanatın Büyüleyici Yolculuğu

İnsanlık tarihi, insanın var olduğu günden bu yana muhteşem bir gelişim göstermiştir. İnsanın gelişimi ile beraber ortaya imparatorluklar, siyaset, para, ticaret, kültürler, uçsuz bucaksız icatlar, felsefe, yemek tarifleri ve hatta magazin programları çıkmıştır. İnsan ırkının tarihteki tüm bu serüveni son derece büyüleyicidir. Ancak biz bu yazımızda insan icadı (ve belki de insan doğası) olan sanatın büyüleyici yolculuğunu, örnekler eşliğinde geçmişten bugüne ele alacağız.

“Unutulmuş Düşler Mağarası”

1994 yılında iki sporcu tarafından tesadüfen keşfedilen mağaranın içinde, sanat tarihçileri ve bilim insanlarını muazzam bir sürpriz bekliyordu. 35 bin yıllık bir geçmişi olan, Fransa’nın güneyinde yer alan Chauvet Mağarası dünyadaki en eski tarih öncesi resimlerin bazılarına ev sahipliği yapıyordu. Alman yönetmen Werner Herzog’un “Unutulmuş Düşler Mağarası” ismini verdiği belgeseline de konu olan bu harika mağara, birbirinden etkileyici yüzlerce resim barındırıyor. (Bu belgeseli görmenizi tavsiye ederiz.) El baskıları ile mağara ayısı, tüylü mamut, büyük kedilerden oluşan 14 farklı tür hayvanın çizimleri bulunan mağara duvarlarının görenleri etkilememesi mümkün değil. Elbette o zamanki insanların, resim sanatının kökenini oluşturacağı bilinci ile mi bu çizimleri yaptığı bilinemez, ama resimlerin mağaranın en gözden uzak, kuytu yerlerine yapılmış olması ayin ve dans gibi çeşitli ritüeller amacıyla yapılmış olabileceğini düşündürüyor.

İspanya’nın Costa del Sol şehrindeki Nerja mağarasındaki 6 ayı balığı figürü de yine sanat dünyasının en eski eserlerinden. Fok balığı avlayıp beslendiği bilinen Neandertallerin neden bu figürleri tercih ettiğini anlayabiliriz. Avcı toplayıcı bu eski insanların, günlük hayatlarında karşılaştıkları durumları mağara duvarlarına tasvir ettiklerini biliyoruz. 1959’da yarasa arayan beş gencin bir kuyudan geçerek keşfettiği bu mağaradaki 40 bin yıllık resimler oldukça dikkat çekici.

Bir başka keşif ise daha da eskiye 540,000 yıl öncesine dayanıyor. Endonezya Java’dan bilim insanları, bir midye kabuğu üzerinde çeşitli oyma figürlerini keşfederek bunların insanların atası olarak kabul gören Homo erectus tarafından yapılmış olabileceğini söyledi. Henüz deniz kabuğu üzerindeki bu “M” şeklindeki zikzakların ne anlama geldiği tam olarak çözülmese de köpek balığı dişiyle işlendiği düşünülüyor.

Genellikle fildişi, kemik veya taştan yapılan ve arkeolojide venüs diye adlandırılan kadın heykelciklerine en çok Avrupa’da rastlanır. İnsanlık tarihinin en eski sanat dallarından heykelin öncülerinden kabul edilen Willendorf Venüsü de Eski Taş Çağı’na aittir. Bu kadın figürünün bereketi ve doğurganlığı temsil ettiği tahmin ediliyor.

Yine dünyada bilinen en eski seramik eserlerden biri olan Dolni Vestonice Venüsü’nün üzerinde saptanan 18 işaretin, kadının biyolojik dönemleri ile ilgili olduğu düşünülüyor.

Tarihte bilinen ilk portrelerden olan, Eski Mısır’a ait “Fayyum Portreleri” ise milattan sonra I. ve III. yüzyıllara uzanıyor. Bu portrelerin o sıralarda yaşayan gerçek insanlara ait oldukları tahmin ediliyor. Ancak bu kişilerin ölümüyle beraber, bu portreler çerçevelerinden çıkarılıyor ve mumyaların yüzüne dikiliyor. Yani bu portreler aslında cenazeyi “süslemek” amacıyla yapılmışlar.

Sanatın Durdurulamaz Yükselişi

Tarih öncesi çağlarda temelleri atılmaya başlanan “sanat”, günümüze dek pek çok süreçten geçti, geçtikçe ortaya kıymetleri paha biçilemez, mükemmellikleri taklit edilemez eserler bıraktı.
Örneğin Rönesans’ı başlatan en önemli ressamlardan biri olan Giotto, “Lamentation” eserinde, İsa’nın çarmıhtan indirilip, mezara konulması arasında geçen zamanı konu almıştır.

Sürrealizmin en önemli temsilcilerinden Salvador Dali de “Portrait of My Dead Brother” isimli eserinde, sadece 6 yaşındayken menenjitten hayatını kaybeden ağabeyini tasvir etti. Bu olaydan 9 ay sonra dünyaya gelen ve ağabeyi ile aynı ismi alan Dali, “Doğar doğmaz tapılan bir ölünün ayak izlerinde yürüdüm. Beni severken hala onu seviyorlardı aslında.” diye aktardı duygularını.

Kübizmin öncülerinden olan Pablo Picasso ise “Bread and Fruit Dish on a Table”ında, merkezi perspektife oturtulan resim, nesnelerin gözle görülenin dışındaki formlarla görülmesine neden olur.

Ayrıca 1950’li yıllarda Amerika’da doğan Pop Art, 1960’lı yıllarda ortaya çıkan minimalizm gibi daha pek çok sanat akımı ve bu akımları yansıtan eserlerle, günümüzün dijitalleşen dünyasında “dijital sanat” diye bir kavram ortaya çıkmıştır. En genel anlamı ile üretilişinde bilgisayarın rol aldığı ve fiziksel olmayan nesnelerin üretildiği bir sanat biçimidir. Dijital medya, video, interaktif sanat ve yeni medya teknolojileri gibi alanları kapsar.

Amerikalı çok yönlü sanatçı Chris Milk’in enstalasyonu, “The Treachery of Sanctuary”da anıt görünümündeki görseller, katılımcıların eşliği ile ses ve görüntünün bütünlüğünü yansıtıyor.

Refik Anadol’un ilk olarak 2015’te sergilenen “Infinity Room” deneyimleyenlerin gerçeklik algısıyla oynayan bir yapıydı. İzleyiciyi sanal bir çerçeveye sokan Anadol, onların gerçek olmayan bir dünyada var olmalarına olanak sağladı.

Dijital sanat keşfedenler sadece sanatçılar değil. İş dünyasının geleceğine büyük etkisi olan yapay zeka, insanın sanatsal yaratıcılığına rakip olur mu bilinmez ama “yapay zeka ressamlar” eser üretmeye başladılar bile. Geçtiğimiz yıl tam da bugünlerde yapay zeka imzası taşıyan “Edmond Belamy’nin Portresi” adlı eser, bir müzayedede tam 432 bin dolara satılmıştı. Yapay zeka tarafından yapılan bu ve benzeri çalışmalara şimdilik “sanat eseri” demek için erken olabilir ancak gelecekte elinde boya paletiyle bir tuvale yeni Mona Lisa’lar yapan robotlar görmememiz için hiçbir sebep yok gibi.

Tıpkı dil ve düşünme gibi sanat da insanı, diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri. İnsan var olduğundan beri de belli ki o farkında olmasa dahayatında. Sanatın büyülü tarihine yaptığımız şu kısacık gezide bile bu yolculuğun aslında hiç bitmediğini; uygarlığın ve teknolojinin sanatı dönüştürmeye devam ettiğini görüyoruz. Geçmişten geleceğe uzanan örnekleri ile insanlık, kendini sanat yoluyla anlatıyor ve onun aracılığı ile nesilden nesle sürekli bir aktarımda bulunuyor, belki de kendi var oluşunu sorguluyor.

Günümüzde, yapay zekâ tarafından sanat eseri oluşturulması üzerine denemeler sürerken, geleceğe ve yapabileceklerimize şaşkınlıkla karışık bir hayranlık duyuyoruz. Öte yandan bundan 40 bin yıl öncesine ait bir mağaranın en kuytu köşesinde bir figürü keşfedenlerin atalarına duyduğu hayranlık ise belki de bundan çok daha büyük.

Henüz yorum yok

bir cevap yazın